Değişen Güç Dengeleri İçerisinde Türkiye’nin Konumu ve İşbirliği Alanları

Dünyada uluslararası ilişkiler açısından değişen dinamikler sonucunda yeni yaklaşımlar ortaya çıkmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ABD artık küresel ve tek kutuplu bir güç olarak ortaya çıkmıştı. 1990’lı yıllarda dünyanın tek süper gücü unvanı kesinkes ABD olduğu sonucu Fukuyama tarafından da “dünyanın sonu” şeklinde ifade edilmişti. Kapitalizm ve liberalizm, ABD’nin hegemonyasının diğer ülkelere dikte etmesi ile de dünyada kesinleşmişti. Varşova Paktı’nın dağılması ile NATO’nun rolü ve işlevi de çok tartışılmıştı.

Obama Ve Merkel’in Yaptığı İşbirliği Antlaşmasından Trump Yönetimi Çekildi

Bu konuda Almanya Başbakanı Merkel ile eski ABD Başkanı bir adım atarak, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Antlaşması (TTIP) kurdular fakat daha sonra bu Trump  tarafından ilgi görmedi. Bu şekilde ABD ve AB hegemonyalarını diğer ülkelere karşı tam anlamıyla güçlendirmek istiyorlardı. Karşı olarak gördükleri ülkeler Çin, Rusya, Hindistan, Güney Afrika ve bir ölçüde Türkiye’ydi.

2000’li Yıllarda Düşman Resmi İslami Terörizm Oldu

11 Eylül 2001 yılında ABD’ye yapılan terör saldırısından sonra NATO ve müttefikler “dünyada terörizme karşı savaş” şeklinde NATO’ya yeni bir görev biçtiler.  Artık İslam bu uluslararası terörizmin düşman resmi olarak işlendi. Bu mücadele, yeni sorunlarla beraber kendini gösterdi ve İslamafobi Batı toplumlarını etkisi altına aldı. Bunun sonucunda Batı toplumlarında milliyetçilik ve popülizm yeniden ortaya çıktı. Bunun sadece tek öğesi İslam desek yanlış olur, bir diğer öğesi de 2008 ekonomik krizi ile gerilemeye başlayan ve hakimiyeti uluslararası şirketlere ve Çin’e kaptırma korkusu olmuştur. Bu gelişmeler ile milliyetçilik Brexit ile AB’de ilk çatlağı oluştururken, Koronavirüs ile de ikinci bir çatlak ortaya çıkmıştır. İslamafobi Almanya ve ABD’de, bazı İslami kökenli terör yapılarının şiddet olayları ile başladı. Bu Avrupa ve ABD’de İslam düşmanlığını çok büyük bir ölçüde tetikledi. Burada yeni bir düşman resmi aramanın da bir etkisi vardı. Eskiden Batı Avrupa ülkeleri için bu olay daha kolaydı ve Varşova Paktı ülkeleri ile Sovyetler Birliği bu düşman resmini oluşturuyordu. Şimdi yeni düşman resmi olarak İslamafobi ve 57 ülkeden oluşan Müslüman ülkeler oldu. Daha sonra Avrupa’da Almanya başta olmak üzere İslamafobi, Türkofobiye yöneldi.

Düşman Resmine Rusya Ve Çin Eklendi

2000’li yıllarda Rusya’yı çok güçlü bir şekilde yeniden uluslararası ilişkilerde askeri bir güç olarak ortaya çıkaran Putin ve 1990’lı yıllarda çok hızlı büyüyerek satın alma gücü paritesine göre ABD’yi geçen Çin, Batı ittifakı için yeni tehditler olarak ortaya çıktılar. NATO bu kapsamada genişlemesini eski Doğu Avrupa ülkelerinde Rusya’yı çevreleme stratejisi ile sürdürdü. Dünyada değişen güç dengelerine yeni aktörlerde katıldı. Büyüyen ekonomileri ve askeri harcamaları ile “bölgesel güç” olarak tanımlanan ülkeler, eskinin iki kutuplu ya da tek kutuplu dünyası yıkıldı ve yerine çok kutuplu bir dünya kuruldu. Bu kapsamda bölgesel bir güç olarak Türkiye’de, kendisini uluslararası ilişkilerde “denge” faktörü olarak konumlandırdı.  

Türkiye İçin Gelişen Olaylar Ve Sonuç

2000’li yılların başında ciddi bir reform politikası uygulayan Türkiye, AB konusunda da somut adımlar atmış ve Avrupa’da da ilgi gören bir ülke konumuna gelmişti. Türkiye bu konuda adımlar atarak, kendini uluslararası arenada Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlarda bir denge unsuru olarak konumlandırmaya başlamıştı. Demokrasisi ve büyüyen ekonomisi ile bölgesel bir güç olarak kendini konumlandıran Türkiye, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun mimarı olduğu Osmanlıcılık politikası ile hareket etti. Arap Baharı sonrası diktatörlere karşı muhalifleri NATO ile ortak bir şekilde destekleyen Türkiye ne yazık ki sonrasında yaşanacak olayları öngöremedi ve bölgedeki istikrarsızlığa da katkı sundu. Ortadoğu’da mezhepçi bir bakış açısıyla hareket eden ve bu bağlamda yalnızlaşan Türkiye, bir dönem çok iyi ilişkilere sahip olduğu Suriye ile düşman olarak ileride çok daha büyük sorunlar ile karşılaştı. Ahmet Davutoğlu’nun Osmanlıcılık hareketi, “biz Suriye’ye girip Şam’da Emevi Cami’nde namaz kılacağız” yaklaşımı sınırlamızın Suriyelilere açılmasına neden olmuş ve 2011 yılından bugüne kadar 5,4 milyon Suriyeli geçici sığınmacı Türkiye’ye gelirken 3 milyon İdlib ve sınırlarındaki insanlara da insani yardımlarda bulunarak ekonomik bir sorumlulukta üstlenmişti. Bunun Türkiye’ye ekonomik götürüsü 60 milyar $’ın üzerinde olmuştur. 2013 yılında GSYH 950 milyar $ sınırına yaklaşan Türkiye’nin 2019 yılının sonunda 700 milyar $’a gerileyen GSYH, Koronavirüs etkisiyle 2020 yılının sonunda 650 milyar $ seviyesine düşeceği öngörülüyor.

Vekalet Savaşları Ve Mikro Milliyetçilik

Türkiye bugün Suriye’deki İç Savaş’ın aktörlerinden biri olarak vekalet savaşlarının da merkezinde tehditlerinde hedefi oldu. ABD’nin mikro milliyetçilik politikası sonucunda Büyük Ortadoğu Projesi ile de eşgüdümlü hareket ettiği ve desteklediği PKK/PYD yanı başımızda devlet kurma girişimlerinde bulunmaktadır. Bu kapsamda Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ben miyim senin müttefikin, yoksa PKK/PYD mi?” şeklinde çıkış yaparak Türk-Amerikan ilişkilerinde ve NATO’da kaybolan güveni ortaya koydu.

ABD İle Hastalıklı İlişkiler

Tüm bu gelişmelere ek olarak Türk – Amerikan ilişkileri hastalıklı bir biçimde seyretmeye devam etti. Sırasıyla:

1) FETÖ’nün iadesi

2) Brunson Krizi

3) ABD ile yaşanılan vize krizi

4) s-400 ve F-35 Krizi

5) Halkbank Davası

6) İran’a yönelik ambargolar

7) PKK / PYD’ye yönelik ABD tarafından verilen destek

Tüm bu gelişmeler Türkiye’yi Astana Süreci ile Rusya ve bölge ülkeleri ile işbirliğine itti fakat bu da Rusya’nın Türkiye ile çıkarlarının çatışması sonucunda devam edemedi.

NATO’da Ortaya Çıkan Çatlak

Türkiye NATO üyesi olarak son yıllarda ilginç gelişmelere şahit olduğumuz bir ülke. NATO tarihinde bir ilki yaparak Rusya uçağını düşürdü ve ardından daha önce Yunanistan’ın ABD’ye küsüp aldığı s-300’ler örneğinde olduğu gibi s-400’leri alarak benzer bir hataya düştü. Bu olay Türkiye’yi CATSA yaptırımları olarak bilinen ABD’nin düşmanlarına uyguladığı yaptırımların bize uygulanmasını bile gündeme getirmiştir. Tüm bunlara rağmen Erdoğan ve Trump’ın yakın ilişkileri bir noktada Türkiye’ye karşı çevrilmiş okları erteledi. Bir diğer gelişme ise Fransa’nın Cumhurbaşkanı Macron’un son NATO Liderler Zirvesi’nden önce yaptığı “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” açıklaması ile Türkiye’yi suçlaması oldu. Fransa’yı uluslararası ilişkilerde yeniden söz sahibi yapmak isteyen Macron, her ne kadar bu sözü söylemiş olsa da Libya’da meşru olmayan bir gücü destekleyerek, Türkiye’nin karşısında yerini aldı. NATO’daki Fransa ve Türkiye tepişmesi, Türkiye’nin s-400’leri alarak ABD’ye bir tehdit olarak kullanması ve en önemlisi ABD Başkanı Trump’ın Avrupa’daki en büyük ABD üslerine sahip olan Almanya’da askerlerini yavaş yavaş çekme kararı oldu. Bu NATO’da derinleşen bir paniğe sebep verdi. Trump, ABD’yi bir şirket mantığı ile yöneten ve al – ver ilişkisini devletlerarası ilişkilerde kullanan bir lider. Angela Merkel’in Trump için “önümüzdeki 4 yılı en az zararla atlatmalıyız” demesinin ardından, Trump’ın ABD’nin artık zengin olan Avrupalı ülkeleri Ruslardan korumayacağız açıklaması ile NATO’daki çatlak daha da genişlemiş durumda. Trump’ın beklentisi NATO ülkelerinin GSYH’lerinin en az %2’i olacak şeklinde askeri harcamalar yapması ve bu silah alımını da ABD’den yapmak istemesi olarak ortaya çıkıyor. Libya ve Suriye’de ortak hareket edemeyen ve Fransa, Yunanistan ve Türkiye’nin bu perspektifte ayrıştığı NATO, son derece işlevsel açıdan konumunu sorgulatıyor. Macron’un yayılmacı politikası NATO’da daha da belirgin bir biçim de ortaya çıkmaktadır. Daha önce Miternand’ın yaptığı bu yayılmacı politikayı Macron, iç politikada ve ekonomide aldığı başarısızlıkları örtmek için dış politikaya ağırlık verererek göstremek istemektedir. Hedefi NATO’da ayrı sesler çıkararak Trump’ın etkisini azaltmaktır. Macron’un hedefi Almanya ile birlikte bir Avrupa Ordusu kurmaya yöneliktir. Özellikle Doğu Akdeniz politikasında Türkiye’ye karşı başarısız olan Macron, bunu Türkiye’ye yaptırımlar ile dengelemek istemekte ve Güney Kıbrıs ile Yunanisyan’ı da yanına almıştır.

Avrupa Ordusu  

Şu anda Avrupa’daki THINK TANG’lerde NATO’nun geleceği tartışılırken, Avrupa Ordusu’nun olup olmayacağı, olursa hangi ülkelerin buna katılacağı konusunda çalışmalar yapmaktadırlar. Avrupa’da Fransa ve Almanya’nın dışında bir askeri güç bulunmamaktadır. Avrupa’da NATO içerisinde yer alan ve Avrupa Ordusu’na en önemli katkıda bulunabilecek ülke de Türkiye’dir. Fransa bu fikre yaklaşmazken Alamanya’da THINK THANG’ler bu konuda somut adımlar atma çabası içerisindedirler. Avrupa Birliği ikinci dünya savaşından sonra savunma ve güvenlik konularında ABD liderliğinde NATO ile ortak hareket etmiştir. NATO’da ilk çatlak Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çekilip, kendi askeri stratejisini uygulamak istemesiyle başlamış ve Paris’teki NATO Karargahı, Brüksel’e taşınması ile sonuçlanmıştı. Fakat tam olarak Fransa NATO’dan ayrılmayı da cesaret edememişti. Elbette askeri olarak güçlü bir savunma sanayisine sahip olan İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkeler İtalya’yı dahil edip savaş uçağı, askeri helikopterler, savaş gemisi ve silah üretimi gerçekleştiriyorlardı. Avrupa Birliği’nin sağladığı ekonomik başarıyı daha sonra politik bütünleşmeye yansıtan bu ülkelerde ortak bir güvenlik mekanizması mevcuttu. Şimdi Trump’ın yaklaşımları AB içinde bir ordu kurulması fikrini yeniden güçlendiriyor. Macron, Merkel’i de bu konuda ikna etmişe benziyor ve AB’nin bu açıdan lider ülkesi olarak ABD’den bağımsız bir politika izlemek istiyor. Almanya ve Fransa’nın Avrupa ordusu için yeterliliği ise sorgulanırken Türkiye İngiltere’nin boşluğunda önemli bir güç olarak ortaya çıkıyor. Tüm bu gelişmeler için Türkiye’nin karşısına çıkan bu fırsatları TAVAK Vakfı olarak “AB ile Türkiye arasında imtiyazlı ortaklık” olarak önemli buluyoruz. Avrupa Ordusu’nun dışında İngiltere’nin birlikten ayrılmasından sonra 4 büyük AB ülkesi 3’e inmiş bulunmaktadır. Bu açıdan AB’nin yeni güçlere ihtiyacı vardır. Bu konuda 2000’li yılların başında Almanya Başbakanı Merkel’in ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ortaya attığı imtiyazlı ortaklık statüsü Türkiye’nin önünü açacak ve Avrupa’nında yararına olaca bir konudur. Son günlerde bunu TAVAK Vakfı olarak gündeme getirmekteyiz ve Türkiye’de de kamuoyunun bu konuyu gündeme almasında da büyük yararlar görmekteyiz.

Türkiye’nin AB’ye Özel Statü İle Üyeliği Nasıl Olabilir Bunun Örnekleri Var Mı?”

Bunun resmi bir örneği yok fakat 31 Ocak 2020’de AB’de ayrılan İngiltere’ye baktığımız zaman, İngiltere ve AB arasında özel bir statü olduğunu görebiliriz. AB, Türkiye’ye AB’nin bütçesi konusunda İngiltere’ye uyguladığı sistemi getirebilir ve böylece Türkiye’nin AB’ye olabilecek ekonomik yükü de dengelenmiş olabilir.

1) AB üyesi olarak İngiltere hiçbir zaman para birliğine girmedi

2) Schengen sınırlarına uyum sağlamadı

3) AB bütçesine ödediği paralar ve aldığı yardımlar ile AB’nin diğer ülkelerinden daha farklı bir konumdaydı.

Türkiye AB arasında özel statü nasıl olabilir?

AB’nin 5 ayağından hareket edersek bunları tek tek değerlendirelim:

1) AB’ye politik katılım ve politik söz hakkı

Türkiye AB’ye tam üye olursa AB Konseyi’nde 29 oy hakkı olacak ve 4. Büyük ülke konumuna girecek. Ayrıca AB Parlamentosu’na da 76 parlamenter gönderebilecek. AB politik katılıma sıcak bakmıyor.

2) AB bütçesi

AB bütçesine ülkeler KDV gelirlerinin %1,9’nu ödüyorlar ve aynı zamanda GSMH’nın da %1,8’ni Avrupa Birliği’ne sunuyorlar. Buna karşılık 155 milyar Euro’luk AB bütçesinin tarımsal garanti fonu, sosyal yapılanma ve bölgesel kalkınma fonlarından para alma şanslarına sahipler. AB bu konuda Türkiye’ye İngiltere’ye uygulanan yakın bir statüyü uygulayabilir. Türkiye’nin bu fonlara koyacağı ve alacağı paralar konusunda sınırlamalar getirilebilir.

3) Serbest dolaşım hakkı

Avrupa Birliği’nin üye ülkelerinin bir çoğu tam üye olduktan sonra serbest dolaşım hakkını belirli bir süreden sonra kullanabildiler. Böyle bir durum Türkiye’ye de uygulanabilir ve böyle serbest dolaşım hakkını Türkiye’ye en az 20 yıl tanımazlar veya aniden son Koronavirüs’teki ölümler nedeniyle Türkiye’ye olan sınırlarını açabilirler. AB’in Türkiye’ye vereceği en son hak Schengen Vizesi’nin kaldırılmasıdır. Bu konuda Avrupa’da büyük bir önyargı bulunmaktadır. Bu konuda eski Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Başbakanı’nın Heinz xxx’in ortaya attığı görüşe göre Türkiye’de milyonlarca kişi bavullarını hazırlamış, AB’ye girmek için serbest dolaşım hakkını beklemektedir tezini ortaya atmıştır. Halbuki serbest dolaşım hakkı hukukunun 9. maddesine göre serbest dolaşım hukukundan yaralanacak kişiler gittikleri ülkede 3 ay içerisinde ev ve iş bulabilirlerse kalabilirler ve şu andaki Avrupa’da mevcut olan işsizlik açısından bunun gerçekleşemeyeceği bilinmektedir.  

4) Gümrük Birliği

Türkiye Gümrük Birliği’ne tam üye hiçbir zaman olamadı. Gümrük Birliği’nin kurallarını yerine getirdi fakat karar mekanizmasında yer alamadı. İlk olarak Gümrük Birliği’nin iyileştirilmesi konusunda Türkiye’nin önü açılabilir. Avrupa’daki uzmanların büyük çoğunluğu, Gümrük Birliği’nin iyileştirilmesinin sadece Türkiye için değil, AB içinde olumlu olduğuna yönelik sinyaller veriyorlar.

5) Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nda Türkiye’nin rolü

Balkanlarda  savaş sürecinde eski Almanya Başbakanı Gerhart Schröder 60 bin kişilik vurucu bir ordu kurulmasını önermiş ve Türkiye bu güce 6 bin askerle katılmıştı yalnız bu kuruluşta sadece AB üyelerinin söz hakkı vardı. Şimdi Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın yeni bir çehre verilerek Türkiye ciddi bir şekilde yer alabilir. Son zamanlarda Fransa ve Almanya’nın ABD’nin etkisiyle bir ordu kurması düşünülürken Türkiye’nin de bu orda da aktif bir rol alması beklenebilir.

Sonuç

Baktığınız zaman Avrupa ve Türkiye arasındaki özel statü bütçeden para alma ve para verme konusunda Türkiye’ye özel bir statü tanınabilir.

Gümrük Birliği’nin iyileştirilmesi gerçekleşebilir

Schengen Vizesi Türk vatandaşlarına kaldırılarak AB’ye yönelik bir adım atması sağlanılabilir.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nda Türkiye daha aktif bir rol alabilir.

Bu gelişme genel olarak gerek AB’nin 27 ülkesine, gerek Türkiye’nin yararına olabilecek gelişmeler. Bu konuda yakında ilk önce Avrupa’daki think tang kuruluşlarındaki çalışmalar başlayıp artması ve daha sonra Gümrük Birliği’nin yenileşmesi adımıyla birlikte Türkiye, AB diyalogunun hızlanmasını bekleyebiliriz. Bu gelişmeden iki tarafından çıkarı olacağı için 2021 yılında Türkiye’nin özel statüsü durumu ortaya çıkabilir.  

Prof. Dr. Faruk ŞEN

Araştırma Asistanı Doğukan YILDIZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir